Camus, Veba romanında aslında şöyle yazmıştı: ‘Bir şehri tanımanın en kolay yolu, oradaki insanların nasıl çalıştıklarını, nasıl seviştiklerini, nasıl öldüklerini öğrenmektir.’ Bu cümleyi Amasra’daki maden kazasına ithafen yazılmış bir twitter mesajı üzerine yazıyorum.
O mesaj şöyleydi: ‘Albert Camus, ünlü Veba romanında kahramanına, ‘Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın’ dedirtmişti. Yaşasaydı Türkiye’yi böyle tanıyacaktı.’
Bu tweet’de Amasra’daki maden kazasına ilişkin doğrudan bir atıf yoktu.
Ortalığa belirsiz laf atmanın hiç işe yaramadığı siyasi bir iklimdeyiz. Ben her zamanki gibi açık olacağım.
İnsanların acı çekmesine, işkence görmesine, ihmal yüzünden ölmesine, aç kalmasına, her türlü adaletsizliğe uğramasına üzüldüğümüzü sanıyor olmanın kendimizi ve birbirimizi aldatmak olduğunu düşünüyorum.
Çoğumuzun hemen hemen yaptığı tek şey ‘hayatta kalmaya’ çalışmak. Ve sahip olduğumuz yaşam standartlarını korumak. Bu maden kazasında ölenlere birkaç gün üzülmekle vicdanımızı temizleyemeyiz. Üzülmek insanın o meseleyle davranışlarını kalıcı olarak değiştirmesine yol açan bir duygu durumu olmalı.
Kendimizle yüzleşmek zorundayız. Bunu er ya da geç yapmak zorunda kalacağız, kişisel ve toplumsal olarak.
Şahsen ben gerçekte kendimden başka hiçbir şeye üzülmüyorum. Uzun bir süredir, televizyonda haber açmadım ve dünyada ve Türkiye’de ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Kendimde bu hakkı görüyorum. 30 yıla yakın habercilik yaparak şiddet haberlerinin, dolayısıyla şiddetin her türlüsüne maruz kaldığımdan kendimi bir rehabilitasyon sürecine soktum. Bunu yaparken de, aslında toplumun tamamıyla birlikte, olan her kötü şeye sırt çevirmeyi öğrendim. Bazıları bunu haberleri izleyerek de yapabiliyor. Ben yapamadım.
Böylece kendimi koruma altına alarak şiddetin yol açtığı her şeyden zarar almadan çıkacağımı varsaymış olabilirim. Bu geçici çözümle yaptığım aslında yaşadığım dünyanın ve toplumun ve içinde yaşayan diğer bireylerin ben kalmasam da maruz kaldıkları her şeyi göz ardı edebilmekti. Yaptım mı yaptım. Bu beni çoğunlukla aynı noktaya getirdi. Bana bir şey öğretti. Kişisel olarak beni etkilemeyen bütün yanlışlara uzaktan esef etmeyi, üzülmeyi. Daha önemlisi tepki göstermemeyi. Ama üzülerek vicdanımı rahatlatmayı. Bu deneyim bana şunu gösterdi: insanın vicdanı körelebiliyormuş. Ve bu ‘körleşme’ meşrulaşabiliyormuş.
Nedir bu körlük? Bu körlük 41 madencinin ölmesine kayıtsız kalmaktır. Ve ben şu an bu gerçeğe kayıtsızım. Kaçarak kendimi bu hale getirdim. Bu şekilde kaçmak benim yöntemimdi. Başkaları ne yöntemlerle kaçtılar bu sosyolojinin konusu. Ama çoğumuz kaçtık. Sosyolog değilim ama gözlemlediğim bir şey var.
Bir takım insanların yerin 300 kat altında ölmesi etrafımdaki hiç kimsenin umurunda değil. Olsaydı günlük hayatlarımıza bu kadar kolay devam edemezdik. Türkiye toplumu, biz, 20 yılda bu hale geldik. Daha önce daha iyiydik diye değil. Sadece şimdi, herkes gündelik hayat konforunu kaybetmemek için yollar arıyor ve buluyor. Geldiğimiz nokta ‘survival’ noktasıdır. En ilkel yaşama iç güdüsü: hayatta kalma iç güdüsü. Ve evet biz iyi değildik, bu kadar da kötü değildik. Daha iyi olmak için çaba harcamadık. Çünkü bunu yapabilmek için gerekli donanımımız yoktu. Dış güçler, ya da çok dış güçler, ya da Ortadoğu…Biz bir günde bu hale gelmedik. Yirmi yılda da gelmedik. Biz buyduk.
Üzüldüğümüze inanmıyorum ve üzülmemiz gerekmiyor. 41 kişinin ya da 400 kişinin yerin 300 kat altında ölmediği bir düzen yaratmamız gerekiyor. Bunun dışında her duygu sadece bir yalandır ve var olan sistemin sağlamasıdır.

Daha Fazla
Remzi Aras’tan 23 Nisan Mesajı: “Egemenlik Milletindir”
Kars, Türkiye’nin güreş heyecanına ev sahipliği yapıyor
24 Nisan Dünya Hormon Günü: Prof. Dr. Emin Murat Akbaş’tan Hayati Uyarı, Hormon Dengesi Sağlıklı Yaşamın Anahtarı