Sabaha karşı bir sarsıntıyla uyandım. Biraz da alışmış olmanın verdiği sakinlikle telefonumu aldım. İçimden gene Midilli’de deprem oldu, kaç şiddetinde acaba dedim.Yattığım yerde depremin şiddetini ölçtüm. Beşe yakındı ama kaçtı? Dakikalar sonra depremin Ayvacık, Gülpınar açığında, yani biraz daha yakınlarda olduğunu gördüm. Kandilli Rasathanesi’nin sitesinden bakıyorum. Alıştım gibi birşey, iki, üç haftadır, belli aralıklarla sabaha karşı sallanıp duruyoruz. Buralarda fay hatları inceden inceye kırılmakta. Şimdi nereden bağlayacağımı merak ediyorsunuz konuyu Ütopya’ya ve Distopya’ya, yani herşeyin mükemmel olduğu bir hayattan, hayatın cehennem oluşuna…
SON ADA Anlatacağım. Şöyle: Bir süredir her an yerle yeksan olabileceğimi düşündüğümden bana bir cesaret geldi.Yarın bir gün yıkıntılar arasına girmeden doğru düzgün iki kelam edeyim dedim. Sonunda politik tiyatro! Evet böyle bir birşey var-dı… Biz, kendi hayatlarımızdan bu denli kopmadan önce. İyiden iyiye -mış gibi yapmaya başlamamızdan önce… Sosyal medyada küçük sloganlar atıp, geri çekilmemizden önce… Sonra da gündelik hayatımıza birşey olmamış gibi dönmemizden önce… Türkiye’de de bir politik tiyatro vardı. Üniversite yıllarımda bana Bertolt Brecht ve politik tiyatroyu merak ettirecek, okutacak kadar bir iklim vardı. Sonra herşey birden TED konuşmalarına dönüştü, ve hayata bireysel farkındalıkların ve yükselişlerin büyülü dünyası hakim oldu. Gençliğimizdeki Brecht oyunları, Harold Pinter oyunları arkaik bir kültürün parçası haline geldi. Belki de ben ve birkaç kişi böyle olduk, bunu da tam çıkaramıyorum. Hiçbir zaman kitlesel politik kültürün parçası olmadım. Hiçbir zaman da önüme konan herşeyi sorgusuz sualsiz kabul etmedim.. Yine de politik kültürden beslenen biriydim. Türkiye’deki politik kültür tükenene kadar yani. Yani herşey yavaşça, hissettirmeden büyük sahnelerin büyük prodüksiyonları haline gelene kadar.
GEÇİŞ YUMUŞAKTI AMA İNİŞ SERT OLDU Haydaa, ben ne diyecektim, nerelere geldim, dur. Bütün bunları bana düşündüren Tiyatroadam’ın yeni oyunlarından Son Ada. Son Ada bu lodos fırtınalı Çanakkale akşamında kent ahalisi için sarsıcı bir deneyim oldu. Beni sarstı, muhtemelen kalan bin civarındaki seyirci de sarsılmıştır diye düşündüğümden böyle dedim. Öyle oyunu izlemeye başladım. Sıkılmakla sıkılmamak arasında bıçak sırtı bir yerde kaldım uzun süre. Sanki geçmişte kalan bir dili izliyordum, içim şişiyordu. Bir Livaneli hayranı olmadığım için fazla birşey beklemiyordum. Son zamanlarda hep yaptığım gibi tek kelime de okumadan gitmiştim. Önüme minimal başlayıp, büyük bir özgüven içinde devleşen bir performans çıktı.
KEDİDİR KEDİ Fazla birşey olmuyormuş gibi davranarak ve zannederek hayatımızın nasıl cehennem olduğunu anlatıyor Son Ada. Bilmediğimiz bir şey yok. Şaşırtıcı hiçbir şey de yok. Sürekli içim şişiyor. Ütopya ile başlayan bir hayat distopyayla bitiyor. İnanır mısınız aynı sizinki gibi. Aslında bu oyun, biraz da Çanakkale için yazılmış gibi. Burası da kolaylıkla bir Son Ada olarak nitelenebilir. O kadar kendi derdime düştüm ki, bir türlü oyuna gelemiyorum. Belki de bu yüzden iyi bir oyundur. Oyunun sonunda güçlü bir ağlama isteğini zorlukla bastırdım.Bu kez niye ağlamak istediğimi biliyorum. Dış güçlerle ve içerdeki hainlerle, teröristlerle dolu bir ülkede yaşadığımı sanırken, zayıf halkanın aslında ben olduğum kafama vurulunca gene de iyi tuttum kendimi bence. Oyunda çok önemli bir vurgu var. Arkamda oturan gençlerin ‘ Ne güzel pratik kıyafetler var’ diyerek yorumladığı şey. Oyunda askıda kıyafetler var, hepsi de oyundaki devlet başkanı, karısı ve korumalarının kıyafetleri. Evet gençler doğru yorumladı, bu kıyafetler çok pratik. Çünkü hepimizin üstüne oluyorlar. Oyundaki bütün oyuncular bu kıyafetlerin içine tek tek giriyor ve aynı anda ütopik adanın huzurlu sakinleri olurken bir taraftan da martıların, tilkilerin, yılanların ölüm emrini veren eski devlet başkanı ve onun karısı oluyorlar. Ben bu canlandırmada altılı masanın bileşenlerini bile gördüm, sürekli değişen devlet başkanı rolündeki küçük dokundurmalar adeta subliminal bir mesaj niteliğindeydi.

Herhalde sanrı değildi! Sadece çok kızdığımız biri değil, yani Türkiye’yi şimdi yöneten Erdoğan’ gelmiyordu akla. Bir de o askıdaki kıyafetler yalnızca politikacılar da değildi. Doğaya tapan, onu korumak için savaşan herkesti aynı zamanda o kıyafetin içindekiler. Çünkü tabii ki anlık koşullarla hepimiz giyiyoruz o kıyafeti. Ama hiç dahlimiz yokmuş gibi yapıyoruz. Burada bir ismi özellikle yazdım, rahatlıkla kaçınabilirdim bundan. Oysa ki bu bir politik tiyatroysa ve biz bunu ayakta alkışladıysak bunun bir sebebi var. Ütopyamızı Distopya’ya çevirdiğini düşündüğümüz bir adı da yazamayacaksak ben ne anladım bu işten. Gerçi şu sonuncusu çok tartışmalı, biraz da tutarsız bir cümle olmuş, geride anlatılanlara bakınca. Yine de onu yerinde tutacağım. Benim bu işten anlamak istediğim, muhteşem Çanakkale izleyicisinin de -ki gerçekten muhteşem- Distopya’mızda tam olarak nerede durduğunu gördüğü.. Aksi halde ayakta alkışlamayı başka nasıl açıklayabilirim. Açıklayabilir miyim ? Lodos fırtınası sürüyor. Oyundan dönmüş bu satırları yazıyorum. Bir beş şiddetinde deprem bu gece de olur mu diye dört kulak bekliyorum. Ya da belki yedi olur da yıkılırsak diye acele ediyorum. Onun verdiği korku ve ondan aldığım cesaretle, büyük bir depremde ölmeden önce yazım yayınlanırsa siz onu okumuş olacaksınız. Hep birlikte bir süre daha yaşayacağız demektir, öyle ya da böyle başka türlü sarsılana kadar…


Daha Fazla
AK Parti Belde Başkanı Ömer Candan Belediyeye Soru Yağdırdı ; ” Mağduriyetler Artık Görülmeyecek Noktada, “Halk Şeffaflık Bekliyor”
Çanakkale’de 40 Kişilik İstihdam Fırsatı: İŞKUR ve İl Müftülüğü İş Birliğiyle İşgücü Uyum Programı Başlıyor
Yarım Asra Yaklaşan Dostluk: Etili İlkokulu Mezunları 45 Yıl Sonra Bir Araya Geldi